8 Mayıs 2011

Arjantin (Bariloche - Patagonya'da Şili sınırı)


Çılgın bir Argentina’lı kamyon şoförüyle başladı günümüz.. Gaz tankeri kullandığından yolcu alması aslında yasak. O ise bizi sağolsun yolda bırakmadı, çantalarımızı bizim “acaba sağlam dururlar mı?” telaşlarımız arasında koca çantalarımızı treylere bağladı  (sadece bir halatla iki çantayı iki ayrı treye bağlamayı başardı, bu arada ip de bizim ipimizdi, varlığını keşfetmeden önce,  adam çantaları oraya öyle koymamızı, bir şey olmayacağını söylüyordu. Pek ikna olamadık.. )

                Yol boyunca  bu  çılgın bi o kadar da neşeli adam tankerinde sanki gaz taşımıyor ve de bir yandan kamyon kullanmıyormuş gibi,  minik ocağında su ısıtıp ısıtıp bize mate içirdi. Yeri gelmişken biraz mate’yi anlatmamız lazım. Mate Arjantinlilerin meşhur çayının adı.. Düşünün biz ne kadar çok çay içeriz, onlar mateyi daha çok içiyor dersek yanılmış olmayız. Genelde içleri  tahtadan olan bir çok değişik  şekilde bulabileceğiniz genelde bir bardak genişliğinde olan mate kaplarına yerba mate denen buralarda yetişen bitkiyi dolduruyorlar. İyi bir mate için kabın 3/4 ünü yerba ile doldurmak gerekiyor. Kalan kısmına ideali 80 dereceye kadar ısıtılmış su ile dolduruyorlar. Kaç kişi olursa olsun herzaman bir mate paylaşışıyor. Bir kişi suyu doldurup sırayla herkese uzatıyor. Önünüze gelen zaten sadece birkaç yudumdan olan mateyi bombilla denen özel metal kamışından (kamışı hiç kıpırdatmamak gerekiyor içerken) içip suyu doldurmakla görevli olan kişiye geri veriyorsunuz. Verirken ise teşekkür etmemek lazım, tabii bir sonraki turda tekrar matenin size uzatılmasını istiyorsanız, çünkü teşekkür etmek bir daha istemediğinizi dile getirmek demek oluyor. Tüm Arjantin’de, Uruguay’da ve Brezilya’nın en güneyinde tüketilen bu içecek o kadar yaygın ki herkes her yere termosu, yerba bitkisi ve mate kapları ile gidiyor. Bisikletini kullanırken bir andan mate içen insanlar bile görmek mümkün. “Ağır olacak bugün de yanıma almayayım diye bir düşünce geçmiyor pek kimsenin kafasından. Zaten benzin istasyonları, bakkallar gibi bir çok yerde mate için sıcak su bulmak çok kolay. Nitekim biz de bu şartlarda dahi matesini içmeden yola devam etmeyen şoförümüzle tanışınca Arjantin’e varmak üzere olduğumuzu anladık.

Yakında daha da iyi öğreneceğimiz üzere iki komşu Şili ve Arjantin hem kardeş hem de düşman ülkeler. Şartlar sonucu iyi geçinmek zorundalar ve iyi geçiniyor görünüyorlar fakat birbirlerine kazık atmak için de fırsat kolluyorlar. Özellikle kamyon şoförleri bu iki ülke arasında geldikleri için bu konudan çok bahsediyorlar ve bir diğer ülkeyi kötülüyorlar. İlk defa bu kamyonda bu durumu öğrenmeye başladık. Biraz Şili’lileri çekiştire çekiştire sınırın yakınlarına kadar vardık. Gaz tankeri kullananların yolcu taşıyamayacağından sınırdan biraz önce bizi bırakması gerektiğini ama oradan çok yakın olduğunu ve yürüyebileceğimizi söyleyerekten bizi aşıklar şelalesi denen bir şelalenin yanında bıraktı. Şelaleyi biraz fotoğrafladıktan sonra birkaç kişiye sınırın ne kadar uzaklıkta olduğunu sorduk ve bize sınıra 26 km olduğunu söyleyince inanmak istemedik, birkaç kişiye daha sorduk.. Onlarda aynı şeyi söyleyince yürümekten vazgeçip otostop çekmeye başladık. Yaklaşık 5 saat kadar otostop çektik ve kimse bizi almadı.. Sınırdan bir otostopçuyla geçmek istemedikleri için bizi almadıklarını düşünerekten sonunda 3 Chile’li kıza yalvardık “ne olur bizi sınıra bırakın, sınırı kendimiz geçeriz” dedik. Bindik arabalarına ve sadece yarım dakika sonra sınırdaydık..  Meğerse çok yakındaymışız.  Sorduğumuz insanlar bize hep resmi sınırı söylemişler, çünkü iki gümrük kapısı arasında gerçekten de 40 kilometreden fazla mesafe varmış. Ama hiç mi anlamamışlar neden sorduğumuzu, kim  neden resmi sınırın uzaklığını söylesinler ki.. Diye biraz şaşırarak biraz da kıl olarak 5 saatimizi boşuna harcamış olmamızın burukluğuyla indik arabadan. İşlemleri yaptıktan sonra bu sefer de Arjantin gümrüğüne bizi bırakacak bir araba beklemeye başladık. Yaklaşık 4 saat de burada bekledikten sonra sonunda bizim kaç saattir beklediğimizi fark eden tıklım tıklım arabadaki 3 kız bize acıdılar ve hiç yer olmayan arabalarına bavullarımızı hem bizim hem de onların kucaklarına koyaraktan sıkışa sıkışa bize yer açtılar. . Yer olmadığı için sadece Şili sınırına kadar bırakabildiler bizi.  Arjantin girişimizi de tamamladıktan sonra saatin geç olması nedeniyle otostop çekmekten vazgeçip biraz yürüdük ve göller bölgesinde olduğumuz için hemen karşımıza çıkan güzel bir gölün kenarına çadırımızı kurduk ve güzel bir manzara eşliğinde Arjantin’ girmiş olmanın heyecanı ile tatlı 
bir uyku çektik.

Sabah kalktığımızda çadır kurduğumuz yerin Şili’ye doğru yol alan arabaların manzara seyretmek için mola verdikleri bir nokta olduğunu fark ettik. Hazırlanıp otostop çekmeye başladığımızda ise bir arabadan biri seslendi bize: “Meyve ister misiniz?”  Ardından başka bir arabadan bir ses: “Bizden de size birkaç sandviç”, ardından başka bir ses “suyunuz var mı? alın biraz su”. Anladık ki Şili ülkesine kesinlikle meyve sebze sokulmasına izin vermediği için sınırı geçecek arabalar ellerinde kalan yemekleri atmak yerine bize veriyorlar.  Böyle devam eden bir saat içinde bir çok arabadan hediye ettikleri yemekler ve meyveler ile bir güzel kahvaltımızı ettik. Biraz daha bekleyip hiçbir arabayı durduramayınca biraz yürümeye karar verdik. Bir nehir kenarına gelince şansımı tekrar döndü. Önce bizi hayranlıkla soru yağmuruna tutan iki çocuğun, sonra da ardarda bindiğimiz 2 arabayla kısa kısa yollar yaparaktan Bariloche denen Arjantin’in İsviçre’si olarak bilinen şehre vardık. Göller bölgesinin ortasında yer alan bu şehir hakikaten de İsviçre’yi andırıyor.  Evler çok şık, yüksek tavanlı ve dik uzun üçgen çatılarıyla baya karakteristik duruyor. Şehirde biraz dolandıktan sonra kaybettiğimiz tripodumuz olmadan Patagonya’ya gidemeyeceğimize karar verip yeni bir tane aldık ve yola devam etmeye karar verdik. Koca çantalarımızla yürüye yürüye şehirden çıkmaya çalışırken bir pick-up ilerisinin çok dik yokuş olduğunu ve yürüyemeyeceğimizi söyleyerekten yolunun üzerinde olmamasına rağmen bizi şehir çıkışına kadar bıraktı. Bariloche gibi şık bir şehrin hemen dışının ise yine gecekondu mahallesi olduğunu bu sayede keşfettik. Çok kısa bir süre sonra bir pick-up aldı bizi. Yabancılara araba kiralayaraktan geçiniyormuş kendisi. Ve her gün Bariloche- El Bolson arasında kalan Mapsa denen kasabasından Bariloche’ye 2 kere gidip geliyormuş. Dolayısıyla ezbere bildiği yolları hızlı bir o kadar da kendinden emin bir şekilde, geçtiğimiz her gölü bize teker teker tanıtaraktan yol aldık ve kasabası Mapsa’nın dışına bir nehir kenarına çadırımızı bir kere daha kurduk.

Sabah uyandığımızda neredeyse hiç beklemeden yavaş, yeni evli, biraz da sıkıcı bir çift aldı bizi ve Argentina’nın küçük bir hippi kasabası diye anılan El Bolson’a bıraktı. Bir arkadaşlarına yemeğe geldiklerini söyleyerek bizi de davet ettiler fakat yola devam edeceğimiz için tekliflerini reddetmeyi uygun bulduk. Bu tatlı kasabaya da biraz dolandık, sokakta açılan el işi pazarını keyifle, gezdik, yemeklerimizi alıp sehirin ortasındaki küçük gölün kenarında yiyip burada biraz kalmaya, dinlenmeye ve bu tatlı kasabanın keyfini çıkarmaya karar verdik. Arda çantaların başında beklerken Selin harıl harıl dolandı bütün kasabayı, ama ucuza oda bulmak imkansız burada! Kaç gündür bedava çadır kurduktan sonra çadır kurmak için kişi başı 10 tl de fazla geldi. Sonunda başka bir çare olmadığını anlayınca aslında çok güzel olan bu kamp alanına çadır kurmaya karar verdik. Kamp alanına doğru giderken yolda bizi götüren çift ile karşılaştık. Meğerse kamp alanının yanındaymış arkadaşlarının evleri. Hemen mate içmeye davet edildik. Biraz sohbetten sonra vedalaşıp çadırımızı kurmaya gittik hava kararmadan.

Yemek yemeğe ve şu meşhur Arjantin biralarından içmeye dışarı çıkınca her yer pahallı geldi bu otostopçulara. Dolandık da dolandık şık pahallı restoranların arasından. Hay allah aç mı kalıcaz diye düşünürken küçücük mütevazi bir o kadar da tatlı bir pizzacı çıktı karşımıza. İçeride pizza yiyenlerin suratları ise pek bir mutlu. İşte bulduk galiba diyerekten girdik içeri ve güzelinden bir tane ısmarladık bu lezziz taş fırını pizzalarından. Yanına da bir bira yakışır tabii. 1 litrelik şişelerde satılan, neden Türkiye’de 700ml lik bardaklara Arjantin dendiğini anlamamızı sağlayan biramızın eşliğinde bir güzel doyduk. Herşey çok iyi çok güzel de bir şikayetimiz var.. Pizzaya zeytin çekirdeğiyle konur mu hiç?  Sonradan farkettik ki bütün Arjantin’de pizzaları aynı şekilde yapıyorlar.. Her dilimin üzerinde bir tek tane çekirdeği çıkartılmamış zeytin.. Garip.. Karnımızı doyurmanın mutluluğuyla biraz daha dolandık şehirde, bi iki bira içmek için bir bar ararken kocaman bir konser çıktı karşımıza. Tanımadığımız ama Arjantin’de çok meşhur olan bir grup gelmiş bugün El Bolson’a. Biletler ise çok ucuz olmadığından gençler biralarını almış çadırın dışından dinliyorlar konseri. Bizde onlara katılıp biraz keyfine vardık bu güzel müziğin. Çok canlı çok neşeli bir kasaba El Bolson. Ama bir o kadar da doğallığını yitirmiş, turistikleşmiş. Patagonya’ya geldiğimizi ise burda bir kez daha anladık. Gündüzleri çok sıcak olmasına rağmen akşamları artık oldukça soğuk ama -26 dereceye kadar sıcak tutan uyku tulumuna girince dünya ayrı bir güzel.

Çok beğendiğimiz bu kasabada bir gece daha kalmaya karar verince bütün gün bu hoş kamp alanında keyif yaptık bir sürü insanla tanışıp muhabbet ettik ve karar verdik: artık Arjantin’e geldik, artık şu meşhur Arjantin etini bir denemek lazım. Alışverişi yaparken bile çok heyecanlanmamızı sağlayan süpermarket alışverişimizden sonra kamp alanımıza dönüp odun toplamaya başladık. Odun’un torbası 3tl, ama iki adım ötede bedavası var diyerekten ipimize sardık etrafta bulunan kurumuş dalları. Arda ateşi yakarken Selin masayı hazırladı. İçimizi ısıtan çorbayı yudumladıktan sonra asıl menüye geçtik.  Gerçekten de en az dedikleri kadar mükemmel olan etleri, bir et nasıl bu kadar lezzetli olabilir diye hayretler içinde yerken yanında odun ateşinde pişirdiğimiz soğan, domates biber ve patatesimizle tam bir ziyafet çektik. Yanında Arjantin biramızı da tabii ki ihmal etmedik. Kendi yaktığın ateşle yaptığın yemeğin ayrı bir lezzetli olduğunu tekrar hatırlayaraktan ve bu ziyafeti sonunda yapmış olmanın huzuruyla ve bundan sonra da bu olanağımızın çok olmasının mutluluğuyla odun ateşinde pişirdiğimiz Kolombiya’dan beri hep yanımızda taşıdığımız leziz kahvelerimizi içtik ve şimdiden anladık: İyi ki gelmişiz Patagonya’ya! Her türlü zorluğa ve uzun yola değermiş buralara gelmek.

Bu iki günlük tatilin ardından tekrar yollara düşme zamanı geldi. Biz sormadan bizi götürmeyi teklif eden genç bir kızla El Bolson’dan çıktık. Çok iyi anlaştığımız bu kız bir konserden bahsedip kafamızı karıştırdı, acaba geri mi dönsek diye düşünürken vazgeçtik. Anlaşılan Patagonya’nın bize sunacağı daha çok şey var o yüzden devam.. En güneye, Ushuaia’ya yani dünyanın sonu diye anılan topraklara.. Kız bizi yol kenarında bıraktı ve ardından bindiğimize pişman olduğumuz bir araba aldı bizi. İki kadın bir de çocuk vardı arabada. Arabayı kullanan kadının kesinlikle araba kullanması yasaklanmalı! İlk defa araba kullanıyormuş gibi gözüken bu kadın ne farlarını yakmayı biliyordu ne de direksiyonu düz tutmayı. Bir de hangi cesaretle arabalarına başkalarını almak istediler hayret. Korku dolu 20 dakikadan sonra bulabildiğimiz ilk yerde indik arabadan. Anlaşılan Arjantin’de de ehliyet almak için araba kullanmayı bilmek gerekmiyor.

Esquel denen bir şehirin dışındaki polis kontrolüne bırakmışlar bizi. İndiğimiz gibi polisler çağırdı bizi. Aman şimdi ne diyecekler ki diye düşünürken “Merhaba çocuklar, otostopçusunun galiba, hava karardı bu saatte devam edemezsiniz bizim karakolun arkasına çadır kurabilirsiniz” cümlesini duyunca tekrar şaşkına döndük. Arjantin’de de Şili’de olduğu gibi otostop çekmek çok doğal çok sıradan bir şeymiş ve polis otostopçulara yardım ediyormuş. Durumdan baya etkilenerekten bize gösterdikleri yere çadırımız kurduk.
Sabahında bir baba oğulla 3 km ilerideki sapağa kadar gittik. İlk defa orada tanıştığımız çılgın Patagonya rüzgarlarına (80km/saat) karşı çıkmaya çalışaraktan 5 saat bekledik ve sonunda bir avcı aldı bizi. 
Patagonya hayvanlarını bize anlata göstere Tecna denen bir kasabaya bıraktı. Birde yolda yersiniz diyerekten yanımıza yolluk ki parça donmuş et verdi!  Biraz ileride çok büyük bir benzinlik olduğunu, oradan kesin bir araç bulabileceğimizi söyledi. Benzinlikte bir süre bekledikten, satranç oynayıp mate içtikten sonra tam çadır kurmaya karar vermişken, bir kamyon şoförü yaklaştı Selin’in yanına: “Nereye gidiyorsunuz?” Ushuaia diyince gözleri fal taşına dönen adam, aslında bende oralara kadar iniyorum ama çok uzak, sizi oralara kadar olmasa da Comodoro Rivadavia denen şehire kadar bırakabilirim dedi. Tabii ki de hemen kabul edip bindik kamyonuna. Şili’nin başkenti Santiago’dan yola çıkan Edgardo, ülkenin en güneyindeki şehir Punta Arenas’a gitmek için ülke içinde yol olmadığından Arjantin’den geçmek zorunda hatta Arjantin’in güneyinde sadece doğu kıyısında asfalt yol olduğundan Atlantik kıyısına kadar gitmek zorunda.

İlk saatten muhabbet koyulaşınca sevdi Edgardo bu tatlı yolcuları ve tamam dedi, ben sizi götürebileceğim en güney noktaya götüreceğim. Ushuaia’ya değil ama Şili’nin en güneylerindeki Punta Arenas denen şehire gidiyorum. Yani yaklaşık 1500 kilometre benimle gelebilirsiniz! Heyecandan ne diyeceğimizi bilemedik.  Yakında Ushuaia’ya varacağız anlaşılan! Birkaç saat içinde uykusu gelince yol kenarına park ettik ve kamyonda iki yatak var birinde siz yatabilirsiniz teklifini reddedip kamyonun hemen önüne Patagonya rüzgarı ve soğuğuna karşı çıkaraktan çadırımızı kurduk. Sabahında Edgardo’nun bize hazırladığı kahvaltı ve kahvenin ardından tüm gün yol aldık. Öğlen yanımızdaki etleri pişirip Edgardo’nun 10 dakikada nasıl da pişirdiğini anlayamadığımız pilavını ve Selin’in Guacamole’sini yedik ve tekrar yola devam.  Patagonya’nın bu bölgesi gerçekten çok acaip. Uçsuz bucaksız bir boşluk! Görüntü 1500 kilometre boyunca hep ama hep aynı. Etrafta sadece Guanaco denen Lama’nın bir akrabası olan fakat tüyünün azlığı ve etinin lezzetsizliği sayesinde insanların işine yaramadığı için rahat rahat dolaşabilen hayvanlarla dolu. Onun sadece dışında 200 kilometrede bir karşınınza köyler çıkıyor. Bu yerlere köy demek ise biraz komik. Bir köy sadece 1 benzinlik, 1 polis istasyonu ve 1 hotelden oluşurken bir diğer köy sadece 1 ev olabiliyor. Kısacası uçsuz bucaksız bomboş bu düzlükte ilerlerken, en güney de bizi nasıl bir sürpriz bekliyor olabilir diye merakla bekledik. Şili’li olduğundan Arjantin’lilere söylene söylene yol alan Edgardo ile Şili topraklarına girdiğimizde “ah işte Şili bakın ne kadar daha güzel” diye böbürlenmeye başladı. Halbuki etrafımızda yine aynı düzlük, aynı boşluk olduğundan dediğinin ne kadar saçma olduğunu o da fark edince, karşıda gördüğü bir tepeciği gösterip, “bakın en azından tepesi var” diyerekten durumu kurtarmaya çalıştı.. Ama olmadı.. hala her yer sıkıcı denebilecek derecede boş. İyice meraklanmaya başladık, nedir herkesi güneye çeken bu güzellik. Bu kadar boşluktan, bitki örtüsüz alandan sonra nasıl bir doğa bizi karşılayabilir ki?

Şili sınırın geçtikten sonra bir kez daha kamyonun yanında çadırımızı kurduk, ve sabah bizi inanılmaz uzun bu yolu götüren Edgardo’ya minnetlerimizi sunaraktan Punta Arenas – Ushuaia yol ayrımında, yine kimsesiz boş bir alanda güçlü bir rüzgarın ortasında sığınabileceğimiz minik bir kulübenin yanında kendisinden ayrıldık. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder